Sinem Kırıcı

Sinem Kırıcı

24 Haziran 2021 00:12:00

Şimdi Sırası Değil

Olabildiğince grileşen havanın buhranı, ışıkları yakmanın adetimiz olmadığı evimizin loşluğuna da çökmüştü. Ailecek psikolojik sorunlarımız varmış gibi tek bir yöne odaklanmış sanki ölümü bekliyorduk. Kimsenin çıt çıkarmaması şu dünyanın bütün zorluklarını kabullenip artık boyun eğdiğimizin göstergesi gibi görünüyordu. Uzaktan seyrediyordum olan biteni. Bilirsiniz; insan gözlemlerdi, düşünürdü ve en önemlisi hissederdi. Belli ki bir şeyler ters gidiyordu, aşılamayan sorunlar vardı. O sırada müthiş bir gök gürültüsü patladı. Bitmek bilmeyen fırtına kendini sağanak yağmura bırakmıştı. Birden sabrımın taştığını fark edip, çakılı kaldığım yerimden hemen babamın karşısına dikildim. İyice babama yaklaştığımda gözlerinden sessizce yaşlar döküldüğünü gördüm. İki elimle babamı sarsıp Tanrı aşkına baba neler oluyor dedim. "Susmalısın Sofya, şimdi açıklamanın sırası değil." dedi. İrkilmiştim! Sibirya’nın en sevimsiz soğuğunda, hiç gün yüzü görmemiş bir garibanın hüznüne bürünmüştüm. Babam çaresiz bir yüz ifadesiyle bakıyorken bana, hayır bu yaptığınız doğru değil manasında başımı iki yana sallayarak arkamı döndüm, merdivenleri koşar adım çıkıp odama gittim, kapıyı sert bir şekilde kapattım. Yatağıma yüz üstü yatıp yorganı üstüme kapattım. Sadece uyumak istiyordum, yedi uyurların yıllarca uyuduğu gibi, her şeyden soyutlanmış bir şekilde uyumak! Zaten zor dönemlerden geçen ülkemizde; okumanın, ders çalışmanın, arkadaşlarımla konuşmanın tadının olmadığı zamanda; başka şeyler arıyorduk, başka mutluluklar, başka dünyalar...

Her pazar, haftanın bir günü kiliseye gider, papaz İgor’u dinlerdik. Ona göre bu yaşadıklarımızın sebebi vardı, hiçbir şey boşuna değildi fakat benim bir hayli canımı sıkıyordu çünkü çok tutucuydu, olan bitenleri hep dine yoruyordu. Ne yani ben hiç eğlenmeyecek miydim, hayallerimin peşinden koşmayacak mıydım? Dini günün ertesinde sabah olmuştu. Okula gittiğimde tuhaf olan öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın da aynı ailemde olduğu gibi donuk oluşlarıydı. Öğretmenimizin dersi robot gibi anlatmasının, bizlerin de dersi robot gibi dinlemesinin tek bir açıklaması olabilirdi: Tükenmişlik! Okul bittikten sonra yolu uzatıp gorky parkına gittim. Yaşım henüz on üçtü. Beni kaostan kurtaracak olan oyunlardı. Ben de bu yüzden kendimi oyun oynamaya verdim. Toza toprağa bulandım, koşuşturdum, düştüm, kalktım... Yorgunluk bedenimi esir alınca da kendimi evde buldum. Ne babama, ne de bir başkasına selam vermeden direk odama çıktım. Boş bir kağıt ve bir kalem alıp bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Yazacağım günlüğün adını sakin denizler koymuştum. Sakin denizlerde büyük insanlar aklıma gelir, büyümenin kabusa dönüşmemesi için gökyüzünde uçabilecek kadar başarılı olabilmemiz gerektiğine inanırdım. Yazım bitince günlüğümü katlayıp çantamın gizli bölmesine sakladım. Gün gelir tekrar okuduğumda belki babamı ve Tanrıyı anlardım.

Aradan yıllar geçmişti. Sonunda büyümüştüm. Ailemden çok uzaklarda bir yerde tek başıma hayatımı sürdürüyordum. Elime eskiden yazmış olduğum o günlüğümü aldım ve okumaya başladım. "Evet bazen istemesen de dine uyarsın. Bazı şeyler bir İlahi güç tarafından yönetildiğinden ona karşı koyamayacağımızdandır uymak dine. Ya bir rüzgâr alır seni, bir bulantı, bir halsizlik... Sonra yavaş yavaş anlarsın ruhumuzun görünenlerden öte olduğunu, kafamızda kurduğumuz masalların bize ait olmadığını, hep mücadele eyleminde olduğumuzdan neşemizin sömürüldüğünü... Yine de bunları anlamak bana yetmiyordu. Benim esas anlamak istediğim babam ve Tanrıydı. Biliyorum ne kadar okusan da, ne kadar gezsen de, ne kadar hayatın gerçeklerine şahit olsan da, olmayacaktı. Başka şeyler vardı. Hayaletler, bizden olmayan insanüstü varlıklar, gaybtan gelenler... Onlar fısıldıyordu ifade edemediğimiz, içten içe kavradığımız sırları."

Bir Azak denizine bakıyordum, bir semâya, bir kâğıda. Sahip olduklarımızın elimizden kaydığı, yalnızlığın uçsuz bucaksız suskunluğunda anlatacaklarımızın anlamı olmadığı, nereye gittiğimizi bilmeden boyuna adım attığımızı... Büyümektendi hep. Sanırım artık anlamıştım Tanrıyı ve babamı. Bir gün Tanrı bana neyi anladın diye sorarsa eğer; ona bu imkansız, açıklayamam diyeceğim. Süregelen parçaların kalbimizi kanattığını, her toparlanmaya çalıştığımızda yolumuzun ıssızlığını açıklayamam. Açıklayamam Tanrım! Çünkü şimdi sırası değil...

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları