Eray İspir

Eray İspir

16 Ekim 2021 00:14:00

AYDINLANMA ÇAĞRISI

Hayatta her şey bize bir şeyler anlatır, önemli olan onu doğru anlamak.

Şirketin önemli bir toplantısıydı. Bütün şube müdürlerini toplamış geleceğe ilişkin hedeflerini anlatıyordu. Ne kadar dik durmaya çalışsa da kamburunu düzeltemiyor, çatık kaşla konuşmaya devam ediyordu.’’Büyüyeceğiz, daha çok büyüyeceğiz. Bilgisayarlarımız neden verdiğimiz bilgilerle yetiniyor, yeni bir bilgi üretemiyor? Robotlarımız sadece verdiğimiz komutları yapıyor, düşünce mahsulü yeni bir hareket üretemiyorlar. Biz kendisini geliştiren, yeni hareketler üreten robotları üreteceğiz, bunu başaracağız.”
‘’Geçen yılki hedeflerimize ulaştık daha ne kadar büyüyeceğiz’’ Bill dedim.
‘’Büyükler hiçbir zaman hedeflerine ulaşamazlar, çünkü her zaman daha büyüğünü isterler. Biz en büyük olacağız. Bilgisayar alanında akılların alamayacağı yüksekliğe çıkacağız, Tom“ dedi, zayıflayan sesi ve acı dolu yüz ifadesiyle.
Zaten ayakta zor duran Bill sözlerini bitirmişti ki masanın üstüne yığılıp kaldı. Nefes almakta güçlük çekiyordu, aslında nefes alabiliyor muydu?, bu da belli değildi, kıkırtılı sesler çıkarıyordu. Toplantıda bulunan bütün arkadaşlar şaşkınlık içinde kalmıştık. Biraz önce en büyük olmaktan bahseden, esip, gürleyen adam, en tabii hareket olan nefes alıp vermekte güçlük çekiyor,acı içinde kıvranıyor ve biz ne yapacağımızı bilmiyorduk,şaşırmıştık. Bir iki saniye sonra şaşkınlığımız biraz geçti, arkadaşlardan biri ‘ambulans çağrın’ diyebildi.
Bense ilk yardım bilgilerimi yokluyordum, ne yapabilirdim İlk yardım ile ilgili birkaç bilgi okumuştum. Ancak uygulama fırsatım olmamıştı. Bu nedenle de bilgilerim belli belirsizdi. İlk yardımda birinci amaç ölümü engellemekti, sonra yaraların mikroplardan korunması, kırıkların atellenmesi, ağrının azaltılması veya dindirilmesi ikinci planda önem arz ediyordu. Ölüm de neydi çok soğuk geldi, ama hayatın en basit, en belirgin, en belirsiz, en uzak görülen gerçeğiydi. Saçmalıyor muydum heyecandan hem belirgin hem belirsiz diyordum. Hatırladım ölüm tek hücreli canlılarda hücrelerin ölümüyle gerçekleşiyordu. Hücreler hem kendi canlılığını ve yaşamını devam ettiriyor hem de vücuda karşı görevlerini yaparak vücudun canlılık ve yaşamını devam ettiriyordu. Hücrelerin bunları yapabilmesi içinde oksijene ihtiyacı vardı.Kısaca ölümün engellenmesi için hücrelere akciğerlerden oksijen getirilmesi ve hücrelerde oluşan karbondioksitin hücre çevresinden alınıp akciğerlerden atılması gerekiyordu Bu işlevi de vücutta solunum ve dolaşım sistemleri gerçekleştiriyordu. Of kafam karıştı ve zonkladı, nereden çıkmıştı bu durum, ne karışık ve ne önemli sistemlermiş bunlar. Halbuki hiç farkında olmadan istem dışımızda çalışıyordu bu sistemler.Solunum sistemi akciğerlerimize temiz havanın alınmasını,kirli havanın da akciğerlerden atılmasını sağlıyordu. Normalde dakikada 12- 18 defa nefes alınıp verilmekteydi. Vücut nasıl yapıyordu bunu düşünecek zaman yoktu şimdi.Ya dolaşım sistemi; kılcal, atar ve toplar damarlar ile kan ve pompa görevi yapan kalpten oluşmaktaydı. Erişkinlerde normalde kalp dakikada 60 – 80 defa atmaktaydı. Bu sistemle kalp çalışıyor (nasıl çalışıyorsa) damarlar vasıtasıyla hücrelerin yaşamı için ihtiyaç duyulan maddeler ve akciğerlerden alınan oksijen hücrelerin etrafına götürülüyor, hücrelerin etrafındaki karbondioksit ve temizlenmesi gereken maddeler alınıyor kan içinde taşınarak karbondioksitin akciğerlerden atılımı, diğer maddelerin diğer organlardan atılımı ve ıslahı sağlanıyordu.
Sonuçta solunum ve kalp durunca insan hücreleri oksijensiz kalıyor, insan hücreleri ve insan ölüyor. Çok değer verdiğimiz insan hayatının sona ermesi bu kadar basit miydi? O halde Bill’in yaşamı tehlikedeydi, yara yoktu, kırık yoktu nasıl bir ağrı vardı bilemiyordum. Soluk alıp vermekte güçlük çekmekte veya soluk alıp vermesi durmuştu. Ölümünü engellemek için hemen soluk alış verişi kolaylaştırılmalı,daha önce hiç değer vermediğimiz oksijenin vücuda girmesi sağlanmalıydı, bunun içinde solunum yoları açık tutulmalıydı. Ya solunum durmuşsa, hastanın solunum yolu açık tutularak yapay solunum yaptırılmalıydı. Solunum durduysa kalp hücreleri ve beyin oksijensiz kaldığı için ölüm gerçekleşmekteydi.Normal bir ısı ortamında oksijensiz geçen 5 dakika içinde beyin hücrelerinde geçici değişiklikler başlıyor, 10 dakika içinde kati ölümcül değişiklikler oluyordu, çok soğuk durumlarda bu süre 30 dakikaya kadar çıkabiliyordu. Evet daha fazla zaman geçirilmemeli uygun ilk yardım yapılmalıydı, neyse ki daha deneyimli personel müdürü uygun ilk yardıma başlamıştı bile.Biraz rahatladım yine düşüncelere daldım beyin hücreleri oksijensizliğe neden 5 dakika dayanabiliyorlardı?, Bir saat sonra hücrelere oksijen ihtiyacı olan maddeleri göndersek tekrar neden işlevlerini yapamıyor, halbuki bir arabanın çalışmasına engel bir parçasını bin gün sonra takarak çalıştırabiliriz. Burada canlılık diye çok da kolay anlaşılamayan bir kavram karşımızı çıkıyordu.
Sanıyorum Bill kalp krizi geçiriyordu. Personel müdürü Bill’i yavaşça sırt üstü yere yatırdı, sıkı giysisini gevşetti, başını hafifçe yükseltti. Kalp masajına devam ediyordu ki ambulans ve ilk yardım görevlileri de geldi.
Bill’ile on yıldır beraber olmakla birlikte hakkında çok fazla bir şey bilmiyordum. Onu tanıdığımda, düzgün bir fiziki yapıya sahip, hırslı atılgan, cesur biri olarak gözüküyordu. Pahalı ve iyi giyinirdi.
Bill genç yaşta bir bilgisayar şirketi kurmuş ve şirket hızla gelişmişti. Bilgisayar merakı yüzünden üniversiteyi de bitirmemişti. Daha o zaman tanıdığımda sayılı Amerikalının sahip olabileceği eve, yata, özel uçağa, adalardaki yazlığa ve çok sevdiği ferrarisine sahip olmuştu. Sonra şirketi daha da hızlı gelişmiş bilgisayar yazılımında dünyada neredeyse tekelciliği elde etmişti.
Onu tanıdığım günden beri çok çalışıyordu. Çoğu günlerde günün yarısından fazlasını ihtişamlı bürosunda çalışarak geçiriyordu.Kendisini çalışmaya adamıştı. Sürekli gelişim ve değişimi severdi. Yeni buluşlar onu heyecanlandırırdı. Basının onun gelişiminden bahsetmesi hoşuna giderdi
‘’En büyük, en iyi biz olmalıyız, bu nedenle de çok çalışmamız gerekir’’ derdi ve çok çalışmasının nedenini böyle anlatmaya çalışırdı. Geliştikçe ve büyüdükçe daha büyük olma isteği ve yıpratıcı çalışmaları artar, kendini daha fazla zorlardı.
Hemen hemen her istediğini elde etmişti, İsteklerini elde etmede başarılı olmuştu. Ama daha fazla mesleki şöhret, daha büyük olmak ve daha çok kazanmak için daha fazla ne yapılması gerekirse onu yapma hevesi içindeydi.
O günden bu güne şirketi hızlı gelişimini sürdürmüş zirveye oturmuştu. Bütçesi neredeyse küçük ölçekli bir devletin bütçesine denk hale gelmişti.
En çok Ferrarisini severdi, çok şeyi sürekli değiştirmişti ancak Ferrarisini hiç değiştirmedi. ‘’Asla da değiştirmeyeceğini “ söylerdi.
Çalışma zamanı dışında kalan zamanını nasıl geçirmesi gerektiğini fazla düşünmemişti.Çalışma dışında kalan zamanının pahalı yemek yeme yerleri ve eğlence merkezlerinde geçirir, gece hayatını severdi. Çoğu zamanda iş yemekleri onu meşgul ederdi. İş dışındaki bu yaşamı otomatik bir yaşam haline gelmişti onun için.
Bill’n odasına girdiğimde çoğu kez onu pencereden uzakları dalgın dalgın seyrederken görürdüm. O pencerenin önündeki muhteşem manzarayı çok katlı göğe doğru uzanan binaları, uzun uzun ağaçları, güzel görünümlü çiçekleri barındıran parkı, şelale ve büyük su havuzunu görmüyordu.Sanki uzaklarda bir şeyler arıyor, bir şeyler bekliyordu. Parlak bir başarısı herkesin gıpta ile baktığı bir yaşamı olmasına, görünüşte çok başarılı olmasına rağmen arka planda durumun böyle gözükmediğini görebiliyordum. Buradan işlerin çok da yolunda gitmediğini sezebiliyordum. Bir keresinde ‘’Hayatın amacı olmalı benim de amaçlarım var, onlara ulaşıyorum, seviniyorum, mutlu oluyorum, heyecanlanıyorum ama bu sevinç, mutluluk çok kısa sürüyor Tom‘’demişti bana. Amaçlarındaki zayıflığın yaşama isteğini azalttığını görebiliyordum. Daha sonraları kısa süreli sevinçlerini ve gülmesini de göremez olmuştum.
Yaşama isteğini azaltan sadece amaçlarındaki zayıflık, yaşamındaki dağınıklık değildi. Personel müdürü bir olaydan sonra zaten var olan gece hayatının dışına hiç çıkamadı demişti. Ama olayı sanıyorum o da tam bilmiyordu. En yakınlarından biri olarak bana da hiç bahsetmemişti. Bir an Bill’in aile hayatı ile ilgili bir şey olabilir mi diye düşünmeden edememiştim. Yalnız yaşayan Bill’in önceden bir ailevi yaşamı var mıydı? Bilmiyordum.
Bill, Fiziki olarak da artık eski düzgün yapısını kaybetmiş, bayağı kamburlaşmış, göbeğini taşımakta da güçlük çektiği görülüyordu. Asıl önemlisi yüzünde; kırışıklıklar artmış, adeta acı, keder, hüzün okunuyordu. Artık zamanının çoğunu bürosunda geçirse de fazla çalışamıyordu. Gazetelerde de gündemden düşmüştü.
Bill elli yaşında fiziki ve ruhsal yapısıyla sanki sona yaklaşmış, belki de hiç bulamadığı yaşama sevincini kaybetmiş, vücudu adeta iflas etmiş ve kalp krizi geçirmiş, ölümün soğuk yüzü ile karşı karşıya kalmıştı. ‘’Hep büyük olacağız’’ derken küçülmüş, çaresizlik içinde dünyadan göç etme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları