Sinem Kırıcı

Sinem Kırıcı

20 Kasım 2020 00:17:00

Türkülerin peşinde

Bana enstrüman seslerinin içinde en hoş geleni saz sesidir.Elektrosaz sesi olmayacak yalnız.Saf saz sesi.En doğal hali.Herşeyin doğalı nasıl güzel ve çekiciyse sazın da o doğal sesi güzel geliyor bana.

İnsanın kulağına, küçüklükten aşina olduğu sesler daha güzel gelir diye düşünmüşümdür hep.

Kemençe ve tulum sesi bana en itici gelen seslerdir.Ama bir Trabzonlu kemençesiz yapamaz mesela.Bir Trabzonlunun ağzından, kemençe sesini duyduğunda hissettiklerini dinlemek isterdim.

Kemençe sesi,bir ud sesinin,keman sesinin ya da saz sesinin alemlerine taşıyor mudur insanı.

 

Alıp kendinden çok uzak zamanlara götürüyor mudur.Kemençe sesini duyduğunda hüzünlenebiliyor mudur mesela insan.

Tabii bunlar belki ayrı bir muhabbet konusu olabilir.kemençe sesinin psikanalizi diye bir kitapta biz yazarız belki.

 

Domdom kurşunu türküsü benim babamdan ençok dinlediğim türkülerden biriydi.Âşık Mahsuniye ait bir türküdür bu.İbrahim Tatlıses söylerdi bu türküyü en çok.Evlerin pencerelerinden yollara dökülürdü ezgisi.Sokaklarda oynayan çocuklar daha bir neşelenirdi.

Esasında eğlenceli bir türküdür.Ama ben bu türküyü her dinlediğimde farklı duygular hasıl olurdu bende.

Tabii türkünün hikayesinin acıklı olmasıyla bir ilgisi yoktu bu duygularımın.Hikayesini bilmiyordum bile.

 

 

Anlamsız olan kimi şeyler geçmişinize dokunmuşsa mana buluyor.

Öyle o türküyü söylerken buluyorsunuz. kendinizi.O türkünün peşinden giderken buluyorsunuz.

 

Neden kuşlar gidip telgrafın tellerine konarlardı?

 

Manda yuvasını niye söğüt dalına kurmuştu?.

Başka kuracak yer mi kalmamıştı?Söğüt dallarının nazeninliği mandayıda mı etkilemişti ?Bir yuvam olacaksa, şöyle bir güzelin ipek saçları gibi akıp giden söğüdün dalında mı olsun diye düşünmüştü?

 

Evlerinin önünde zerdali dalı olan güzel,niye diğer güzellerin arasında yoktu.

Gide gide bir söğüde dayanmış da orda dinleniyor muydu yoksa.

 

Üniversite yıllarında babamın yadigarı sazını kaptığım gibi bir saz kursuna yazılmıştım.

İyi bir hocamız vardı.Hızlı ve etkili öğretim teknikleri kullanıyordu.

Her akşam oturup birşeyler çalabilecek kadar ilerleyebilmiştim.ilk kulaktan leylim leyi çalıştığımı anımsıyorum.Bende bu türkünün de yeri başkaydı çünkü.

Kuantum hocamız sazı omzumda görünce şaşırmıştı.Ne işi olur fizikçinin müzikle demişti.

Sahi olmaz mıydı?Niye olmasındı?

Çok durmadım bu konunun üzerinde.Kimseleri taktığım yoktu.İyikide yoktu.

Uzun bir zaman devam ettim.Müzikle uğraşmak hakikaten başka bir dünyada yaşamaktı.Başka şekilde görmek,başka şekilde solumaktı.

Neden sonra, derslerin ağırlığından olsa gerek, müziği bıraktım.Müziği bırakmış olmak bazen utandırıyor beni.Neden böyle bir hata yaptım.

Saz çalmayı da unuttum tabii sonra.

Babamın yadigarı sazım,akordu bozulmuş bir şekilde hala beni bekliyor tavan arasında.Unutulanlar listesine ekledik onuda.

Bu yaştan sonra aramız düzelir mi onu da bilmiyorum.

Babamın en büyük hayali beni bir konservatuvara yazdırmaktı.Beni ikna edememişti o zamanlar.Hangi akla hizmet ediyordum Allah bilir.Ama şu muhafazakarlık güdülerimle çok yakından ilgisi olmalıydı.

 

Müzikle uğraşan insanlara hep hayranlık duymuşumdur.Onların bizden başka olduğunu düşünürüm hep.Sanki onların kendilerine ait bir dili vardır.Başka türlü konuşurlar.Kendilerine has bakış açıları vardır .Başka türlü düşünürler ve hissederler.

Öyle değildir belki ama bana öyle gelir işte.

 

Bir gün sınıfta öğrencilerime kaç kişi enstrüman çalabiliyor diye sormuştum.otuz kişilik sınıftan sadece üç kişi parmak kaldırmıştı.İnanabiliyor musunuz.üstelik maddi durumu en iyi çocuklardı bunlar.

Üzülmüştüm o zaman.Neden ki çocuklar demiştim.İnsan bu zamanda nasıl bir enstrüman çalmayı öğrenmez.

 

Bir okulun pansiyonunda nöbet tutmam gerekiyordu.En çok o uzun pansiyon nöbetlerinde duyumsadım içimdeki eksikliği.

Çocuklar çevreme soru çözmem için,muhabbetim için toparlanıyordu.

Bazen odalarında uzun uzun muhabbetler ediyorduk.ve ben en çok tamda bu anlarda bir enstrûman çalamıyor oluşuma hayıflanırdım.Neden bir enstrümanım yoktu elimde.Neden hiçbirimiz de yoktu.

 

Halbuki sözlerin acziyetinde ,müzik değil miydi sarıldığımız.Can yeleğimiz değil miydi çaresizliğimizde. Tam da içinde bulunduğumuz ortamlardan ruhumuz bunaldığında,ruhumuzu alıp götüren değil miydi, olmak istediği yerlere.

 

 

Hayatımızı ele geçiren o rutin işlerden sıyrılabilse insan.

Yazları bir dere kenarına otursa,kışları da bir ocakbaşına şöyle türküler söyleyip dursa enstrümanlarla.

Sonra kitap okusa,mola verince yeniden türkü söylese.Tıpkı Ağustos böceği gibi.Yarın ne olacak diye düşünmeden.

 

Bir kız çocuğu tanıyorum.

Tahtaları kararmış,muşamba zeminli bir mutfakta, eski bir ocağın başında oturup duran.Küçük bir kandil mutfak tezgahının kenarına iliştirilmiş.

Közlenmiş patates,kestane kokuları tahta duvarlara ve döşemelere sinmiş.

Ayın şavkı sazın üstüne vuran biri var evde.

Ve kız çocuğu yüzlerini avuçlamış minik elleriyle.

Bakır sahanların tınısıyla karışan sazın melodisini hayranlıkla dinliyor.

Yüzünde sonsuzluğa kadar sürecekmiş hissi veren bir huzur ifadesi var.

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları