Sinem Kırıcı

Sinem Kırıcı

14 Kasım 2020 00:00:00

Kıpçık

Adalya’nın, kenarları boydan boya arıklı, yosun kokulu, çimen kokulu tozlu yolları canlanıyor gözlerimin önüne… Toprak yollarda yer yer ara ara küme küme at dışkıları… Zamanla kuruyan, dağılan, pırıl pırıl saman parçacıkları halinde toprağa karışarak fark edilmez hale gelen nesneler…

Keskin bir samra kokusu geliyor, ta o zamanlardan. Burnumun içi yanıyor. Tatar arabaları, faytonlar dolanıyor caddelerde ara sokaklarda… İnsan, hayvan, eşya, erzak, sebze meyve, inşaat malzemeleri, boş tabut taşıyorlar. Atlar hep koşuyorlar… Arabacılar güya oturuyorlar ama aslında atların sırtından nafakalarını çıkarma peşinde koşuyorlar. Onları zorlayarak zamanla yarışıyorlar.

Tekerlek ve nal seslerinin yanı sıra “Şak !..” “Şak!..” diye şaklayan kamçı sesleri geliyor geçmişten. Atların terli sağrılarına hızla inen, uçları ta karınlarına, bağırlarına kadar ulaşan kamçıların acısını ciğerimin kökünde hissediyorum! İçim ani bir ıstırapla yanıyor!.. Can acısıyla ansızın sıçrayan atlar geliyor gözlerimin önüne. Kulaklarıma canhıraş at kişnemeleri geliyor. Can havliyle hızlanarak, tozu dumana katarak, tüm gayretleriyle koşmaya başlayışlarıyla güçlenen acıklı nal sesleri… Yanışları canlanıyor hayalimde… Para uğruna yakılışları…

 

“Zalim arabacılar! Elleri kırılasıcalar! O kamçıları sallayan ve şaklatan elleri tabuta çıksın İnşallah!.. Allah bunların acısını ahrette çıkaracak onlardan! Burunlarından fitil fitil getirecek!” derdi analığım, hayvanlara zulmedenleri gördüğünde. O zamanlar çocuktum, gençtim. “Ne olacak canım! Hayvan değil mi bunlar! Avlamıyor muyuz! Kesmiyor muyuz! Afiyetle yemiyor muyuz!” diyordum ona. O zamanlar İslam’la tanışmamıştım daha. Yüreğim yumuşamamıştı. Şimdi o kadar yufkalaştı ki! Başta ben hayret ediyorum kendime!

 

Cehennemin minyatür halini hayal ediyorum, muhayyilemin yettiğince. O kadarını bile seyretmeye tahammül edemiyorum! Hemen başka şeyler hayal etmeye zorluyorum kendimi. İnsanları orada görmeye dayanamıyorum! Çaresiz ve bin pişman hallerini düşündükçe, onlar adına kapana kısılmış gibi hissediyorum kendimi. Her yer ateş duman… Aklım yanıyor!.. Zalimlerin, canlılara nasıl bu kadar rahat zulmettiklerine şaşıyorum! Vicdansızlıklarının boyutlarını tahayyül ettikçe beynim kaynıyor!..

 

Kaptan’ın o konudaki sözleri geliyor aklıma: “Kendi yakıtlarını kendileri götürürler. Her biri birer cehennem kütüğüdürler.” diye başlıyor beynimde. Fırsat buldu ya devam ediyor, yumuşacık sesiyle:

 

“Cehennem fokur fokur kaynıyor… Homur homur homurdanıyor… “Yapmasalardı, etmeselerdi! Bana ne! Gelmeselerdi!..” dercesine…”

 

Tepeden tırnağa ürperiyorum! İyi ki henüz o korkunç sesler yok hafızamda! Aksi halde bütün sesleri bastırırdı! Aklımı başımdan aldırırdı!.. Bizimki fırsat buldu ya anlatmaya devam ediyor belleğimde usulünce:

 

“İnsanlar karıncalar gibi çıkacaklar kabirlerinden… “Ne oldu bize? Bizi yattığımız yerde kim uyardı?” diye söylenerek, şaşkın şaşkın bakışacaklar. Henüz ukuya daldıklarını, birazcık uyuduklarını zannedecekler. Sözleşmiş gibi aynı kere doğru koşacaklar, hayvanlarla beraber, yarışırcasına… Allah’ın dilsiz kulları, orada konuşmaya, haklarını aramaya başlayacaklar!..

 

Duruşma bittiğinde “Türap olun!..” denecek onlara. Toprak olacaklar. Cehennemlikler: “Keşke biz de toprak olsak da kurtulsak!..” diye yok olmak isteyecekler, toprağa karışıp da yok olan kalıntılar ve hayvanlar gibi ama nafile!.. “Tekrar yaratılsak! Bir yaşama hakkı daha!..” diye yalvaracaklar. Onlara o hak asla verilmeyecek! Adalet yerine getirilecek!

 

Tek imtihan süresi verilmiş bizim için. Tekrarı mümkün değil bu hayatın! Pişmanlık fayda etmez orada! Tövbe kabul edilmez! Bir hayat hakkı daha verilmez! Gayet iyi biliyorlar. Bin kere bin pişman bir halde kazandıkları yere gidecekler. İsyankârlar, zalimler ve kâfirler için tahsis edilen yere… Onlar, emir ve yasaklara kulaklarını kapatmışlardı, orada da onların dedikleri duyulmayacak!”

 

Hatırlama böyle bir şey işte! Zihin hiç boş durmuyor. Beynimi düşünce seli basıyor. İyi kötü, çer çöp ne varsa sürükleyip getiriyor. Manzaralar, sesler, kokular, duygular alüvyonlar halinde dökülüp geliyor… Beynimin beyaz perdesine aksettirilen sesli ve renkli bir film gibi seyrediyorum.

 

Düşünce, düşünceyi çekip getiriyor. Düşünce düşünce doğuruyor. Biteviye yavrulayıp duruyor. Belki de düşünceler bende ikiz ikiz doğuruyor!

 

Uyuduğumda da rüyalarla cebelleşiyorum. İyisiyle kötüsüyle, Rahmanisiyle şeytanisiyle… Arada kâbuslarla boğuşuyorum.

 

Hızlı yazınca kendi yazımı okuyamıyorum. Yavaşlayınca aklıma gelenlerin hızına yetişemiyorum. Düşüncelerimi kaydedememekten mustaribim. Çoğunun telef olmasına üzülüyorum. Aslında ben düşünmek için uğraşmıyorum. Nerden sökün ediyorlar, bilmiyorum. Halbuki ben Kaptan’ı dinliyorum.

 

“Ara sokaklarda geçti çocukluğum. Yol kenarlarında, içlerinden berrak sular akan tertemiz arıklarla serinlenilen mahalle aralarında… Meyve bahçelerimiz, çiçeklerimiz onlarla sulanırdı. Koşar koşar, ter içinde susamış halde ellerimizin üstününe dayanarak arıklara eğilir, kana kana buz gibi sular içerdik. Kalkar oyunlarımıza devam ederdik.

 

Caddeler, sokaklar boyunca arıklar çaylar akardı. Geçtikleri her yerde gümrah ağaçlar vardı. Şehrin en ücra yerlerdeki evlere kadar uzanır, hemen hemen her bahçeye girerdi arıklar. Suları havuzlara akıtılır, dolunca ağızları kapatılarak muhafaza edilir, ihtiyaç duyuldukça kovalarla çekilip ev işlerinde kullanılırdı. Karpuzlar kavunlar ona atılır, soğutunca alınarak getirilirdi sofralara. Şerbetler de şişe şişe kovalara konarak havuzlara indirilir, soğuk soğuk içilerek serinlenirdi. O zamanlar daha içme suyu evlere borularla verilmemişti. Elektrik de yoktu. Daha yeni yeni veriliyor kenar mahallelerdeki evlere elektrikler, sular. Köyler tamamen mahrumiyet içinde…”

 

Toroslardan kopup gelen Düden’in suyu, Yediarıklar’la inerdi şehrin içine. Yedi koldan çaylarla akan sular, arıklara ayrılarak her yeri sular, koca ovaya yeter artardı da falezlerin dört bir tarafından denize bile akardı. Hele kış ve bahar aylarında yirmi dokuz ayrı yerden, coşkun şelaleler halinde, seyrine doyulmaz manzaralar meydana getirerek denize kavuşurdu. Şehrin her bir tarafında gürül gürül akan çaylar en güzel eğlence yerlerimizdendi. Oralarda, kuş ve kurbağa sesleri arasında yüzmenin ve balık tutmanın keyfi bir başkaydı.

 

Biz en çok Kanlıçay’da çimerdik. Giritli çocukları da onda çimerlerdi. Şarampol’ün güneyinden, caminin ve okulun arkasından, mezarlığın kuzeyinden geçerdi. Şarampol çayına “Kanlıçay” denilmesinin sebebi, Giritlilerin bıçkın delikanlılarından birisinin, namus meselesi yüzünden ahlaksız adamın birinin kellesini keserek o çaya atmasındandır. O zaman çayın suyu kanlanmış, adı "Kanlı Çay" olarak kalmış.

 

Bardaktan boşanırcasına yağan, her tarafı suya boğan yağmurlarımız vardı bizim. Kırk gün sürerdi. Doyardı dağ taş suya, dere tepe doyardı. Yağardı da yağardı… Kanardı da kanardı toprak, toprakta ağaç çiçek, çalı ot, ne varsa… Şakır şakır inerdi zeytinliklerin, narenciye bahçelerinin, gümrah ormanların üstüne. Sevinçten sarılırdı ağaçlar, çiçekler birbirlerine! Makiler, ekinler bayram ederdi.

 

Rumi takvime göre yedi nisandan ay sonuna kadar yağan ve şifa dağıtan Nisan Yağmurlarımız vardı. O süre zarfında yağmur yağdıkça altında dolaşılır, sırılsıklam olunurdu. Yağmur suları kaplarda toplanır, üstlerine dualar okunarak Zemzem gibi şifa vereceğine inanılarak hastalara içirilir, yıkanma sularına karışrırılırdı."

 

Kaptan Adalya’yı anlatıyor. O kadar da güzel anlatıyor ki serapa haz kesilmiş halde, ağzı bir karış açık vaziyette dinliyorum. Sen, annesinin eteğini çekiştirip duran yaramaz küçük bir kız çocuğu gibi aklımın şurasını burasını çekiştirip, iş kesiyorsun. Ah! Ben de Antalyalı oldum, burada yaşaya yaşaya. “Yaramazlık etmek” yerine “İş kesmek” diyorlar ya… Hani anneler işlerine daldıklarında onlara müdahale etmek için işlerini bırakmak zorunda kalırlar ya… Ondan olsa gerek.

 

Aklımı karıştırıyorsun. Dikkatimi dağıtıyorsun. Şu güzelim sohbetin tesiriyle kendimden geçmişken, perdeyle arama giriyorsun. Konuşmaya başlıyorsun, Kaptan’ı duyamıyorum. Parazit yapıyorsun, duyduklarımı anlayamıyorum.

 

Kıpçık! Bir dur! Otur şöyle! Sen de seyret, sen de dinle! Ne ele avuca sığmaz şeysin sen öyle!.. Ne yapacağım ben seninle!..

 

İnnallahe messaabirin!..

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları