Eray İspir

Eray İspir

12 Aralık 2020 00:18:00

Fırtına

Hava kapalı ama güzeldi… Sepelese de fazla ıslatmıyordu. Çok az bir esinti vardı. Biraz belli ediyordu kış kendisini ama öyle çok üşütmüyordu. Tam istediğim gibi bir havaydı! Arayıp da bulamadığım…

Keşke Kaptan’ı da alıp gelseydim de o da seyredebilseydi, buradan bu güzelliği! Aslında sahile ineceğimi ben de bilmiyordum. Yağmur çiselemeye başlayınca eve sığamaz oldum, bir de baktım ki yol bitmiş, önümde deniz… Kendimi burada buldum! 

Kaleiçi’nde çalışırken borç harç, senet sepet… Bir sürü dert… Ruhum daraldığında kendimi İskeleye atardım. Ya Mermerli’den aşağıya bakardım, ya da limanda volta atardım. Gizli gizli ağlardım kimsesizliğime, dayanaksızlığıma, parasızlığıma… Yağmura karışır, belli olmazdı gözyaşlarım nasıl olsa… 

Denizden başka bir yer paklamazdı beni. Daralan ruhumu ferahlatamazdı. Başka yerler ruhumu dinlendiremez, sükûna kavuşturamazdı. Deniz, gözlerin gibi renkten renge giriyordu. Dumanlı, sisli, buğulu, puslu, berrak oluyordu. Derin, engin, zengin, lacimavi… Ancak bakışlarım Aşkdeniz’in sonsuzluğuna uzanınca huzur içinde oluyordum. Onda seni buluyordum. Ancak o dinginleştirebiliyordu beni. O emebiliyordu içimin zehrini. O soğurabiliyordu ruhumun ağusunu…

 

Ne kadar da sakindi bir saat kadar önce! Mavi ipek bir çarşaf gibi seriliydi. Hafif hafif titreşiyordu güneyden gelen esintiyle. Hep öyle, olduğu gibi kalacak sanıyordum. Meltem onu bu kadar kabartacak değildi ya!

 

İskele’deki o her zaman gittiğimiz denizci kahvesinde birkaç demli çay içinceye kadar aniden hava bozdu. Önce rüzgâr hızlandı. Sonra yön değiştirdi. Ağaçlar ne tarafa doğru savrulacaklarını şaşırdılar. Gemiler, sandallar, kayıklar sallanmaya başladılar… Kaptan da konuşmaya başladı kulağım dibinde... Yok yok! Beynimin içinde... Nereye gidersem gideyim, hep peşimde!..

 

"Açık denizlerde ne felaketler atlattık azizim! Hep bu ayetler geldi aklıma, Allah’a sığındım! Hamdolsun ki her defasında ölümün eşiğinden döndük! "Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız ve binecekleri benzer araçlar yaratmamız da kendileri için açık bir kanıttır. Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz ve artık kurtarılamazlar ama tarafımızdan bir rahmet ve belli zamana kadar faydalanma fırsatı vermemiz başkadır." Allah-u Ekber!.."

 

Boş bulunup yüksek sesle: "Kaptan, sus şimdi Allah aşkına! Zaten yer yerinden oynuyor! Kıyamet kopuyor!.. İki satır yazacağım şurada..." diyeceğim... Millet beni deli zannedecek!

 

Önce hava karardı. Yerden bir toz bulutu havalandı. Sanki tül perde çekildi denizle arama. İskelenin betonunda ne kadar toz toprak varsa havaya kalktı. Bir harekettir başladı, durağan olanda olmayanda… İnsanlar sakınmaya kaçışmaya başladı acele acele… Hava ala fıcırık boz duman oluverdi aniden! Koskoca gümrük binası bile görünmez oldu.

 

Bulutlar yavaş yavaş inmişti aşağılara. Grimsiydi gökyüzü. Bu kara bulutlar da nereden geldi? Güneş bulutların arkasından bir yüzünü gösteriyor, bir geri çekiyordu. Yeni gelin gibi renkten renge giriyordu bulutların yüzü. Gökyüzü seyre değerdi.

 

Neye kızdı bilinmez, bir çatış çattı kaşlarını! Suratını bir karartış kararttı ki sorma! Aldığı gibi etrafta ne kadar ne varsa havalandırdı yerden göğe! Gazete kâğıtları, kurumuş ağaç yaprakları, toz toprak… Ardından iri iri atmaya başladı yağmur damlalarını... Korkusundan güneş çekti yorganı başına! Tamamen saklandı altına!

 

Bir deniz çukurundaydı, bir deniz de yukarıda… Başladı bir deniz bir denize dökülmeye… Aşkdeniz hırsından köpürmeye…

 

Gittikçe arttı fırtına. Şakır şakır yağmaya başladı rahmet. Suyun suya kavuşmasını seyretmek ne kadar güzel! Her haliyle güzeller güzelidir Aşkdeniz! Öfkesini de seyretmeye doyamıyorum onun!

 

Burası bir balıkçı kahvesi… Hasır iskemleli Asmalı Kahve… Çayı çok güzeldir. Kahvesi okkalıdır. Anlamışsındır, denize nazırdır. Her an hizmete hazırdır. Buraların eski halini en iyi Mustafa Kaptan biliyor. O zamanlarda nasıl olduğunu sana sonra, onun dilinden anlatırım.

 

Küçük mescidin yanında, denizin üstündeki terasta, o kahvehanedeyim. Etrafımdaki masalarda tavla, iskambil, domino falan oynayanlar, gazete okuyanlar, hararetli hararetli konuşanlar var. Oldukça gürültülü yani anlayacağın...

 

Alışmak ne kadar kötü bir şey! Otur, seyret işte! Yok, hayır! İlle de ille yazmam, seninle paylaşmam lazım gördüklerimi ve hissettiklerimi. Sanki eline geçecekmiş, sanki okuyacakmışsın gibi… Cebimden bloknotumla kalemimi çıkardım. Küçük tahta masanın üstünde ara ara, hızlı hızlı yazıyorum. Her anı tespit etmeye çalışıyorum. Har aklıma geleni yetiştirmeye… Acelem ondan… Dönüşte şöyle bir toparlayıp temize çekerim İnşallah! Vaktim olur da elim varırsa…

 

Aşkdeniz’e karşı galiba üçüncü çayımı yudumluyorum. Sol elinde pipom, sağ elimde kalem… Bir bardağı, bir kalemi alıyorum elime. Yazıyorum hemen birkaç kelime… Bir yudum içiyor, bir nefes tütün çekiyorum ciğerlerime. Zararlıdır, biliyorum ama senin kadar değildir en azından! Bir Toroslara doğru, bir önümdeki kâğıda bakıyorum. Bir denize, bir Aşkdeniz gözlerine bakıyorum.

 

Aşkdeniz, o son günün son dakikalarındaki gözlerinin aldığı hali almış! Dalgalar kayalara çarparak dağılıyor. Sen de beni yerden yere çarparak çıkmıştın kapıdan! Deniz çıldırmış gibi saldırıyor kıyılara… Senin bana saldırdığın gibi… Hiç görmediğim kadar çalkantılı bu defa… Ruhundaki çalkantının aynısı! Deniz bozbulanık… Tıpkı beyninin içi gibi… Yolun yol değil ya sonunu Allah hayırlı eylesin! Ne diyeyim!

 

Dev dalgalar hücum ediyor gemilere... Kayıklar yalpa yalpa... Deniz köpürüyor da köpürüyor! Kudurmuş gibi saldırıyor falezlere... Çevredekiler duvar diplerine kaçışıp sığınmışlar. Ta oralarda onlara kadar sıçrıyor sular.

 

Konyaaltı sisten görünmüyor. Toroslar buzlu cam arkasında… Kemer yoklara karışmış. Adrasan Burnu hepten kayıp... Palmiyeler, telaşla ellerini kollarını sallayarak yardım istiyor, uçan kuştan medet umuyorlar! Yere yatıp yatıp kalkıyorlar!

 

Gökyüzü yine de mavileşmeye çalışıyor kendince, inadına... Bulutlar ağarmaya... Hızla toparlanıp toparlanıp sıvışmaktalar… Güneş, aralamış yorganı azıcık, ürkek ve şaşkın gözlerle Adalya’yı izliyor. Güya korkaklığını gizliyor. Cesaretlenerek boy göstereceğini zannettiriyor. Rüzgar, ağaçları yerlerinden söküp atacak!.. Çatıları uçuracak! Sanki taşları kaldıracak!..

 

Kış mevsiminde İskele’nin apayrı bir güzelliği vardır. Bunu belki en iyi ben bilirim. Yağmur çiselemeye başladı mı yerinde duramaz şair yüreğim. Yanlış anlaşılmasın! Ben değilim şair olan, şu deli yüreğimdir! Çünkü o günlerde içinde dünyalar güzeli, şiir gibi bir sevgili gizlidir.

 

Fırtınalı havalarını da iyi bilirim buraların. Geçen yıl da böyle bir afat olmuştu. Rüzgâr, bütün sarmaşıkları yerlere sermiş, bütün çiçekleri yolmuştu! Karaloğlu Parkı’nı silmiş süpürmüş, palmiyelerden birini yerinden söküp, devirmişti. Birkaç dükkânın tabelalarını yerinden çıkarıp uçurmuş, elektrik direklerindeki kabloları koparıp atmıştı!

 

Bir de hortumu vardır buraların! Allah esirgesin şerrinden! Şehrin bir yerinden havalandırdığını, kilometrelerce ötedeki başka bir yere atar geçer de nereye düştüğüne dönüp de bakmaz bile! Azametinden yakınlarına yaklaşılmaz! Aşağılara nazar etme zahmetine katlanamaz! Geldiği gibi çekilir gider ama çekilir gibi değildir!

 

Sen de böyle bir fırtınaymışsın! Sinsice saklıymışsın! Oysa ben seni hep meltem sanıyordum, gerçek yüzünü gösterinceye kadar. Çevresine hayat üfleyen bir esinti biliyordum. Her zaman ılık ılık esecek, etrafa güzellikler saçacaksın zannediyordum. Nefesinle hayat bulmak, şenlenmek, yenilenmek, gençleşmek istiyordum.

 

“Beni bana göster, ayna tut bana!” diyordun ya beni takliden. “Bakalım, hakkımda neyi ne kadar biliyorsun?” Bazı ipuçları veriyordun da inanmak istemiyordum. “Al sana ipucu! Fakat sadece bu kadarcık... Gerisini sen söyle bakalım, beni tanıyabilmiş misin?" diyordun. Sana hiçbir kötü sıfat konduramyordum.

Ben de sana: “Bana mutlulukları göster! İçimin gurbetinden çekip al beni, darağacından alırcasına! Beni kurtar! Sevginle ısıt, şefkatinle sar!" demek istiyordum.

Korkak bulutlarda saklı yağmurlar gibi kaçıyor, dağların arkasında şakır şakır yağıyor, ortalığı sele veriyordum! Dağların ardında avazım çıktığı kadar, arzumca bağıra bağıra tekrarlıyordum. Sen hiç duymuyordun. Bilmiyordun.

Kaç sevgiyi çöpe attım ben, Fırtına! Kaç kere yürüdüm yüreğimin üstünde, çekip gittim! Bu yürek benim! Sevgiler eken de benim, çoğaltan da... Hak edene sebil eden de! Sevsen de bir artık benim için, sevmesen de… Gelsen de bir, gelmesen de… Nasıl var ettiysem o aşkı gönlümün bağında, öyle tutup sökmesini, söküp atmasını da bilirim ben! Merak etme!

Dilersem bahçıvan olurum, dilersem hortum!..

İradem elimde!..

Hortum”

Yorum yap

Yazarın Diğer Yazıları